Zamana inat hayallerimin en şiddetli gök gürültülerine aldırış etmeden kapkara bulutlardan geçerken ardında aydınlığını bıraktığı çizgidir Gülümsemelerin... Yokluğuna Çizilmiş Bir Hüzünlü Resimdir Yüreğim Sensiz uyandığım sabahlardan akşam karanlığına yol alırken biriktirdiğim hasret sancıları dağlasada bedenimi avuçlarımdaki avuçlarının sıcaklığını ekledim ayışığına...
Çam kolonyası getirdim sana uzak diyarlardan Bir tutam karanfil yükledim bakışlarıma Ateşten gömlek giyindim,sana geldim Yüreğim kor Yüreğim esmer yüzlü çocuk Öyle hüzünlü bakma bana yarim Talan etme bu aşkın küllerini Silme bir kalemde doyumsuz hayallerimi Sanadır tüm iç geçirişlerim Bırak benim olsun ; Kederler, Hüzünler, Hasretler,
Ey Sevdiğim,suskunum Küllere emanet etme ; Hayallerini, Gülüşlerini, Özlemlerini,
Özgürlük türküleri söyleyelim gökyüzüne Yeşil vadileri aşalım nasırlı ayaklarımızla Ellerini ellerimden ayırma gül yüzlü yarim Masmavi göğe savuralım küllerini sevdamızın
Yokluğuna Çizilmiş Bir Hüzünlü Resimdir Yüreğim
Resimin orjinal boyutunu görmek için buraya tıklayın.
Sevgilerin, aşkın türlü yansımalarını, farklı fazlarını ancak Fâtiha ile açabiliriz. Ne idraksizin şirke, ne nefsin küfre mecali kalmaz. Allah kendi güzelliğini Efendimizin gönlünde seyretmiş, Efendimiz kulluğu ve yokluğu (fenâ) ile övünmüştür. Gerçek bu kadar nettir. Bu fazları karıştırmak; hayatında sevgiyi bilmeyen nasipsiz ve kaba adamın konuya el atmasından doğmaktadır. Allah güzelliğinin bir cereyan gibi an güzelliği sırrında yansıdığı an, bu akıma kim düşerse düşsün kendini aşk makamında bulur. Eğer Allah, kendi güzelliğini kalb – i Muhammedî’de seyrderken; bir kul bu mekândan çıkan aşk ışıklarına rastlarsa mâşuk makamına düşmüş olur. Her ikisi de; ilâhî güzelliğin seyr coşkusudur. Ve kul dâima kuldur; âşık da mâşuk da gönüldeki sırdır. Böylesine zor bir konunun Fâtiha’nın inceliği içinde en açık bir biçimde verilişi şöyledir: Fâtiha’da, yedi âyetin yedisi de Allah kelâmı olduğu halde; ilk üç âyet aşk makamından, ondan sonraki üç âyet mâşuk makamından yansımıştır. Son âyet yine emr – i ilâhînin ilk makamından verilmiştir. İşte bu incelikleri bilen; dört, beş ve altıncı âyetler “kul niyazıdır” derse küfür olur. Allah güzelliğinin gönül ekranından, mâşuk makamında dile gelmiş olması ve tek mâlikin kendisi olduğu sırrı bu incelik içinde bildirilmiştir. Allah bizim gönlümüzden bize kulluğu tarif ederek söylemektedir; “Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden istiane dileriz” dedirtmektedir. Âyetin bu tarzda doğuş hikmeti, Efendimizin, elestte bulunduğu mâşuk makamıdır. Tekrar hatırlatmak istiyorum: Elest meclisinde Allah, varlıkların her zerresinden seslenince; bütün varlıklar paniğe kapıldı. Kendi iç ve özlerinde olanın da Allah olduğu gerçeğini yorumlama imkânı bulamadılar. Yalnız Efendimiz, bunu bir tecelli sırrı olduğunu sezerek mâşuk fazından Allah’a hitap etti, “Evet Rabbimizsin” dedi. İşte aşk makamı ilk üç âyette tamamlanıyor: Cenab –ı Hakk’ın kendi güzelliğini, bütün ayrıntılarında ilân etmesi ve de sonsuz hamd emretmesi bu sırrı işarettir. Zâten, kendi güzelliğine muhatap olabilen, Efendimizin gönlü olduğu için; aşk ceryanını da Muhammed kelimesinin san’atı olan Hamd’la başlatıyor. Üçüncü âyet, aşk fazından seslenişi kapatırken “Ben her şeyin mutlak mâlikiyim” emriyle dördüncü âyet sırrında şaşırmamamızı bildiriyor. Çeşitli fazlarda ilâhî tecellînin yansıması, onun aşk ve güzelliği açısından değişmez gerçeğin kendisine âit olduğu keyfiyetidir. Allah, hamd nîyazında, yalnız inançla iktifa etmeyi yeterli görmemiş, kendisini hissetmemizi, duymamızı, cereyanını gönlümüze bağlamamızı istemiştir. “Sonsuz mekânlarda, benim sevda cereyanımla, âlemlere yansıdığım zaman ( Âlem – ı Kübra Sırrı ) sakın kendinizi aramayın. O anda, siz benim esrarımı anlayan tek varlık Muhammedim gibi, O’nun İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn çizgisinde olacaksınız.” Allah böylece kendi sevdasının sonsuz câzibesine kaptırdığı kulunu Efendimiz san’atı içerisinde görmek istemektedir. Çünkü böyle bir anda tüm varlıklar panik halindedir. Atomlar, galaksiler yine Kur’an’ın emriyle bu câzibeye dayanamayarak dağılırlar. Mekânlar ve mekân ötesi varlıklar, varlıklarını ayakta tutamaz, kül zerresi gibi solarlar. Yalnız Efendimiz, “Yalnız sana kulluk ederiz” sırrı içerisinde mâşukluk makamına geçiverir.
Aşk, ALLAH’ın insanoğluna bahşettiği en gizli lütuflarından biridir. Aşk, Rahmet-i Sonsuz’un, insanoğluna gelip ulaşan en gizli lütuflarından biridir. Aşk, bir nüve, bir çekirdek olarak hemen her fertte bulunur. Şartların elverdiği ölçüde de o çekirdek ve tohum, ağaçlar gibi dal-budak salar; çiçekler gibi uyanır ve meyveler gibi, başlangıç ve sonu bir araya getirerek, tekamül halkasını tamamlar.
Aşk, bir duygu olarak göz, gönül ve kulak menfezlerinden insanın iç alemlerine akar; vuslata dek de, bir baraj gibi şişer, bir çığ gibi büyür ve bir alev gibi insanın her yanını sarar. Aşk, vuslatla noktalanınca, her şey durgunlaşmaya yüz tutar, ateş söner, baraj boşalır, çığ da dağılır gider...
Doğuştan bir mana ve bir nüve olarak, hemen her ruhun önemli bir yanını teşkil eden aşk, gerçek ton ve rengini hakiki aşka inkılab etmekte bulur; bulunca da ebedilik kazanır ve gider vuslat eşiğinde mücerret bir lezzetle inkilab eder.
İnsanoğlunda, hak tecellilerine açık olan zirve, gönüldür. Gönüllerin bu tecellilere, dolayısıyla da ALLAH (Celle Celaluhu) sevgisine mazhar olmalarının en açık emaresi ise, o sinelerde Yüce Yaratıcı’ya duyulan aşk ve iştiyaktır.
İnsan-ı Kamil ufkuna ulaşma yollarının en keskin, en kestirme ve en sıhhatli olanı aşk yoludur. Aşka, iştiyaka açık olmayan yollarla, o ufka ulaşmak oldukça zordur. Denebilir ki hakikata ulaşmada, “acz u fakr, şevk ü şükür” yolundan başka aşka denk ikinci bir yol yoktur.
AŞK Aşk gönüllerde ateş, ruhlarımızda ışık, Hicranla yanar aşık, ümitlerinde bahar. Sinesinde gam, hüzün; ufku vuslata açık, Gezer çölden çöle avare her zaman zar zar...
Feryadı sırrının sesi, sırrı kıpkızıl kor, Dolaşır, dolaştığı gibi ahu peşinde... Mest u mahmurdur dudağında bir kızıl fağfur, Her gece bir visal yaşar Canan’la düşünde.
Hayaletler gibi sarar ruhunu kuşkular, Simasında fecir sevinci, akşam tasası; Yer yer meçhullere talih bir kapı aralar, Firdevs’ten rengi ve Firdevs’ten suyu, havası.
Bazen kırılır yeisle, onulmaz kırığı, Bazen ufku ışık, rayiha, renkle tüllenir; Bazen ta ötelerde duyulur hıçkırığı, Yapraklar gibi sararır, mumlar gibi erir.
Hep hazan yaşasa da hiç solmaz çiçekleri, Dilinde her zaman hasret ü hicran bestesi; Kederi çoktur ama, köpürür sevinçleri, Hep aşk heyecanıyla tınlar çelikten sesi.
Gözlerinin içinde bir uhrevi enginlik, Süzer çevresini, hemen herkese gülümser. Duygularında sonsuzluk gibi bir zenginlik, Kah çaylar gibi coşar, kah yeller gibi eser.
Ey aşık, artık anladım meğer sen her şeymişsin, Hem öldüren bir zehir, hem dirilten bir iksir; ALLAH’a götüren yollarda altından sesin, Diriliş üflemekte ölü ruhlara bir bir...
Allah'ı sevmek, her türlü alakanın ötesindedir. Bu sevgiyi vicdanında biraz olsun hisseden neler neler duyar. Cenab-ı Hakk'ı sevmenin başladığı andan itibaren her sevgi dolaylılık rengine bürünür. Ayrıca Allah'ı sevdiğiniz nispette mâsivâya karşı aşk u alakanız yavaş yavaş küsuf tutmaya yönelir. Siz artık her şeyi O'ndan dolayı sevmeye başlarsınız. Mesela Hz. Ali'yi, damad-ı Rasulullah, O'nun Haydar-ı Kerrarı, Şah-ı Merdanı, muharebe meydanlarının kükreyen aslanı olduğu için seversiniz. Allah'ı sevme zirvesine ve şâhikasına yükseldiğiniz zaman Rasulü Ekrem'i Allah'ın elçisi olduğu için seversiniz. O'nun karşısında yeri, konumu ve risaletini daha iyi görüp okudukça bu derinlikten ötürü sevgi bir hayranlığa dönüşür. Bu bir zevk ve hal meselesidir. Bunu tadan bilir; tatmayan bilmez. (Eski Erzurum müftüsünün ifadesiyle 'men lem tadmaz lem bilmez.' O, 'Men lem yezuk lem ya'rif - Tatmayan bilmez' sözünü yarı Arapça yarı Türkçe bu şekilde ifade ederdi.) İnsanın Allah'ı sevmesi iyi bir şeydir. Hususiyle insan, vicdan sistemiyle Allah'ı tam bilebiliyorsa O'nu delice sever. Çünkü sevginin biricik mahalli vicdandır. Vicdanın rükünlerinden biri olan zihin bildirir, latife-i Rabbaniye gösterir, irade O'nun muradına yönlendirir, akıl, sevgi esbabı üzerinde muhakeme eder, yürek ona önemli derinlikler kazandırır. Bir insan, bütün bütün mecazi aşkla meşbu ve aşk-ı hakikiden mahrumsa mutlak bir şeyler yapılarak onun yüzü hakiki aşka döndürülmelidir. Bu, fani mahbubların fena ve zevalini göstermek suretiyle, onların içlerinde Baki-i Hakiki ve beka arzusu uyararak.. iman ve marifet hususunda derinleştirerek.. sözü-sohbeti hep evirip çevirip O'nunla irtibatlandırarak.. kalbin kiri-pası sayılan günahlardan, hatalardan uzak durarak Hak'la alaka kurabilir; alakasını güçlendirerek her şeyden elini eteğini çekip 'Lâ uhibbu'l-âfilin - Ben, batıp gidenleri sevmem.' (En'am, 6/76) 'Baki bir yâr isterim' deyip O'na yönelebilir. Hz. İbrahim (aleyhissalatu vesselam) gibi yıldız, ay, güneş hepsini tulû', gurub ve mahiyetleriyle okur, bunların zeval bulup gitmelerini, bir doğup bir batmalarını ve batıp giden bu şeylerin kalbin alakasına değmediğini haykırır, herkese duyurur. Zaten bunlar, câmid ve cansız nesnelerdir; ne insanı duyar ne dinler ne de ihtiyaçlarına cevap verebilirler. Oysaki insan, öyle birine yönelmeli ki, her zaman O'nu görsün, duysun, dinlesin ve isteklerine cevap versin. Hatırat-ı kalbimi bilsin, dualarıma icabet etsin.. dünyevi-uhrevi taleplerimi yerine getirsin.. yalnızlığımı giderip bana enis olsun.. ebed arzularıma cevab-ı savap verip gönlümü şad etsin.. benim gibi bütün dost, ahbab, yârân ve yakınlarımı da âbâd etsin.. Evet, bana işte böyle bir Mabud, Sevgili, Yâr-ı vefâdâr ve her halime nigehban bir Dost lazım. Öyleyse bana aşk u alaka kurmak gerekir. Molla Cami, bu hususu anlatırken, 'Sadece biri sev, başkaları sevmeye değmez. Çünkü görünmüyorlar. Biri iste, başkaları istemeye değmez. Çünkü derde derman olamıyorlar. Biri söyle, başkalarını söylemek fuzulidir. Çünkü senin işine yaramaz.' demek suretiyle hakiki aşkın Allah'a karşı olan aşk olduğunu, insan Allah'tan gayri neye gönlünü verirse versin, bunların içinde bir burkuntu ve üzüntü bırakıp gideceğini vurgular ki, bu, herkesin meşk edip tekrarlaması icap eden bir husustur. Hülâsa-i kelam, fâni ve zâil şeyler, gelip gidişi ile kalbin alakasına değmediğini göstermekte ve hakiki mahbub arıyan gönle 'Allah sevilmelidir' ihtarını yapmaktadır.
Aşk-ı mecazi, aşk-ı hakikiye nasıl inkılab eder? Bunun sırrı nedir?
Aşk, fart-ı muhabbet demektir. Muhabbet, bilmenin ve tanımanın veyahut mutlak kemale muttali olmanın; karşı tarafta da kemal, cemal -mecazi aşk açısından- melahet, müşakele gibi hususların bulunmasıyla bazen meydana gelen insandaki fıtrî bir haldir. İnsan, tanımadığını ve bilmediğini sevmez; sevebileceğini tanıyıp bilirse sever. Kafirlerin Allah'ı sevmemesi ve Rasulü Ekrem'e karşı saygısız olmaları tanımama ve bilmemeden kaynaklanmaktadır. Muhabbetin ifrat derecesine aşk denir. Normal muhabbette olmasa da aşkta bazen muvazenesizce tavırlar görülebilir. Bir diğer manada aşk, mahbubundaki kusurları görmemezlik, gözüne ondan başka hayalin girmemesi ve onu her şeyin ve herkesin üstünde kabul etme halidir. Mesela kişinin, güneşin güzelliğini mahbubunun güzelliği yanında sönük görmesi, 'Mahbubum benim yanımda olursa cennetin hurilerini istemem' demesi veya 'Cennet başkalarının olsun. Bana mahbubum yeter..' gibi iddialar, aşık mırıltıları ve mecazi aşk açısından da akıl ve mantıkla telif edilemeyecek pervâsızca iddialardır. İşte bu aşktır ki, Mecnun'u sahraya salmış ve Ferhat'ı da koca dağı delme macerasına itmiştir.
Allah'tan başkasına -ne olursa olsun- gönül vermek, onu sevmek, aşık ve müptela olmak mecazi aşktır. Mesela Mecnun'un, Ferhat'ın ve Zeliha'nın muhabbeti, birer mecazi muhabbettir. Bir de fart-ı muhabbetin fıtri garazsız, ivazsız olanı vardır ki, buna da anne ve babada bulunan şefkati misal verebiliriz. Esasen şefkat, Allah'ın Rahman ve Rahim isimlerinden gelmektedir. Allah'ın insanlara ve mahlukata karşı olan mukaddes ve münezzeh sevgisinin, değişik malûl yanlarıyla insanlarda olanına şefkat denir.
Evet, Mabud-u Mutlak'tan gayrıya gönlün kaptırılması, sevilip aşk u alaka gösterilmesi mecazi aşktır. Hakiki aşk ise gönlün Allah'a verilmesi ve Allah'ın deli gibi sevilmesidir. Burada hemen şunu da ifade etmeliyim ki, Allah'ı sevmek, bir pâye meselesidir. Müminler, Rasulü Ekrem'i severlerse, müminlik mertebesinde, daha doğrusu müminlikteki muhabbet mertebesinde önemli bir noktaya ulaşmışlar demektir. Fakat bu, en kamil mertebe değildir. Mesela Rasulü Ekrem'i andığınız zaman kararınız kalmayabilir; ama bu zirvenin ötesinde bir de şâhika vardır. Rasulü Ekrem'i, O'na ait hatıraları ve Ashab-ı Kiram'ı sevme mertebesi, muhabbetin ilk mertebelerindendir. Çünkü bunlar beşerî kıstaslarla anlaşılan, duyulan, takdir edilen ve ölçülen şeylerdendir. Demek ki, sizin kabınız hissedilen şeyleri ölçüp değerlendirerek size bir fikir verebiliyor. Siz bu fikirle o mahbubu gönülden seviyorsunuz. Onun halkasına tam girip ve onun gözüyle ötelere, ötelerin de ötesine bakınca, aşk u muhabbetinizde daha derin lâhûti bir buuda ulaşıyorsunuz.
Çiçek gifleri flower gifs buket çiçekler sarı çiçekler kırmızı çiçekler gelincikler Gül gifleri, hareketli, rose gifs, rose picture,hareketli kırmızı gül, hareketli sarı gül, kırmızı gül gif, beyaz gül gifleri, rengarenk gül gifleri, aşk gifleri, aşk gifi, peri resimleri peri gifleri fairy, Romantik resimler, romance fantastik gifler, romantik gif,fantasy gifs, aşk globları, globes, Gül globları, rose globes, fantastik globlar, fantasy globes, aşk globları, love globes, romantik globlar, romance globes, fairy globes, peri globlar, angel globes, melek globlar, çiçek globlar, flower globes, butterfly gifs ,kelebek gifleri, hareketli güller, rose picture, aşk gifleri, love picture, bebek gifleri, bebek resimleri ,kelebek gifleri Ay resimleri moon gifs hareketli manzaralar,Hayvan gifleri kaplan gifleri tiger gifs aslan gifleri kuş gifleri bird gifs lion gifs Fantasy kadın resimleri, fantasy women gifs, Romantik resimler, Aşk resimleri Aşk gifleri love gifs, erotik romantik resimler, aşk gifleri, şiirli kartlar, e-kartlar, kelebek gifleri, aşk flashları, Romantik resimler, hareketli manzaralar, melek peri resimleri gifleri angel gifs fairy gifs kelebek gifleri butterflyf gifs bebek resimleri